Tugay’a Gündoğdu’da emekçi vetosu!
Cemil Tugay’a aylar önce söyledik.
Yazdık.
Uyardık.
Tarihi hatırlattık.
Yüksel Çakmur örneğini önüne koyduk.
Dedik ki: “İşçiyle kavga etme.”
Dedik ki: “Emekçinin ekmeğiyle oynayan siyasetçi, günü geldiğinde meydanda da sandıkta da bunun bedelini öder.”
Dedik ki: “İzmir unutmaz.”
Ama belli ki anlatamadık.
Ya da daha kötüsü…
Anlamak istemedi.
Çünkü bazı siyasetçiler vardır…
Koltuk güç verdikçe kulakları ağır işitir, makam büyüdükçe vicdan sesi küçülür.
Etrafındaki birkaç bürokrat “haklısınız başkanım” dedikçe, meydanın sesini duymaz olur.
İşte Cemil Tugay’ın bugün geldiği nokta tam olarak budur.
22 Haziran 2025 tarihinde bir köşe yazısı kaleme almıştım.
Başlığı şuydu: “Bu şehir Yüksel Çakmur’u unutmadı, seni de unutmaz!”
O yazıda Cemil Tugay’ın İZDOĞA, İZULAŞ ve İZBETON şirketlerinden toplam 1050 işçinin işine son verileceğini açıklamasının, sadece idari bir karar olmadığını yazmıştım.
Bunun siyasi bir fatura doğuracağını söylemiştim.
Bunun vicdani bir kırılma yaratacağını söylemiştim. Bunun CHP gibi emeği, sosyal demokrasiyi, işçi haklarını savunduğunu iddia eden bir partinin belediye başkanı açısından çok ağır sonuçlar doğuracağını anlatmaya çalışmıştım.
Hatta kendisine Yüksel Çakmur örneğini hatırlatmıştım.
Çünkü bu şehir, bir dönem İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden 500 işçinin işten çıkarıldığı süreci unutmadı.
Ve o sürecin ardından yapılan ilk yerel seçimde ne olduğunu da unutmadı.
İzmir’in siyasi hafızası vardır, emek hafızası vardır, vicdan hafızası vardır.
Cemil Tugay işte bu hafızayı hafife aldı.
O yazıdan sonra Cemil Tugay’la telefonda konuştuk.
Başkan bana aynen şunu söyledi: “Bunu neden anlatamıyorum, belediye batıyor.”
Bakın…
Bu cümle çok şey anlatıyor.
Çünkü Cemil Tugay meseleyi hala muhasebe defteri gibi okuyor.
Gelir gider tablosu gibi okuyor.
Personel sayısı, maaş yükü, şirket zararı gibi okuyor.
Ama anlamadığı şu: İşçi, Excel tablosundaki satır değildir.
Emekçi, bütçedeki gider kalemi değildir.
Bir belediye çalışanı, zarar hanesine yazılıp üstü çizilecek rakam değildir.
O işçinin evi var.
Çocuğu var.
Kirası var.
Mutfağı var.
Borcu var.
Gelecek kaygısı var.
Ve en önemlisi…
Onuru var.
Siz o onuru kırarsanız, o işçi gelir 1 Mayıs meydanında sizin yüzünüze gerçeği söyler.
Nitekim söyledi.
İzmir’de 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kutlandı.
CHP İzmir örgütü Lozan Meydanı’nda toplandı.
Kortejle Gündoğdu Meydanı’na yürüdü.
Bayraklar açıldı.
Sloganlar atıldı.
Klasik 1 Mayıs görüntüsü vardı.
Ama alanda öyle bir an yaşandı ki…
Bütün dekor yıkıldı.
Bütün siyasi cümleler dağıldı.
Bütün protokol nezaketi çöktü.
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay alana girdiği anda işçiler tepki gösterdi.
DİSK Lastik-İş İzmir Şubesi üyesi işçiler sloganlarla karşı çıktı.
Ardından eski Şube Başkanı Zedin Yumli, Cemil Tugay’ın yüzüne karşı şu cümleyi kurdu: “Sizin burada olmanız, burada konuşmanız işçi sınıfına hakarettir.”
Bu cümle öyle kolay yutulacak bir cümle değildir.
Bu cümle öyle “birkaç kişinin tepkisi” diye geçiştirilecek bir cümle değildir. Cemil Tugay’ın işçi sınıfı nezdinde nereye düştüğünün açık ilanıdır. CHP’li bir belediye başkanı için siyasi alarmdır.
Ve bu cümle, “Başkanım sizi protesto ediyoruz” cümlesi değil…
“Başkanım, sizin emek meydanında meşruiyetiniz tartışmalı hale geldi” cümlesidir.
Daha ağırını söyleyelim: Bu, Cemil Tugay’a 1 Mayıs meydanında vurulmuş siyasi tokattır.
Peki, Cemil Tugay ne yaptı?
Çıktı mı kürsüye, işçilere cevap verdi mi?
“Arkadaşlar gelin konuşalım, ben buradayım, kaçmıyorum” dedi mi?
Hayır.
Alanı terk etti.
Konuşma yapmadan gitti.
İşte mesele burada kopuyor.
Çünkü liderlik sadece alkış aldığın alanda konuşmak değildir,protesto edildiğin meydanda da ayakta kalabilmektir, önüne mikrofon uzatıldığında değil, yüzüne öfke haykırıldığında belli olur.
Liderlik, “belediye batıyor” diye işçi çıkarmayı anlatmak değil; işçinin öfkesinin karşısında siyasi cesaret gösterebilmektir.
Cemil Tugay bunu yapamadı.
1 Mayıs meydanında işçinin öfkesiyle karşılaşınca alanı terk etti.
Bu görüntü artık onun siyasi hanesine yazılmıştır.
Şimdi kimse çıkıp bu tepkiyi küçümsemeye kalkmasın.
Kimse “provokasyon” demesin.
Kimse “örgütlü bir tepkiydi” diye meseleyi sulandırmasın, “Başkan haksız yere hedef alındı” masalı anlatmasın.
Çünkü mesele çok açık…
İşten çıkarma gündemi var.
Belediye şirketlerinde büyük “işçi kıyımı” tartışması var.
İşçinin geleceğiyle ilgili derin bir güvensizlik var.
Ve bunun üzerine Başkan Cemil Tugay, 1 Mayıs meydanında işçi sınıfının karşısına çıkıyor.
Ne bekliyordu?
Alkış mı?
Karanfil mi?
“Yaşasın Başkan Tugay” sloganı mı?
Kusura bakmasın ama…
Emekçinin ekmeğini tartışmaya açıp 1 Mayıs’ta emek kürsüsüne çıkamazsınız.
Çıkarsanız da işte böyle karşılanırsınız.
Burada en büyük çelişki de şudur: Bu tepki herhangi bir sağ parti belediye başkanına verilmedi, bu tepki CHP’li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’na verildi.
Yani emeği savunduğunu söyleyen partinin belediye başkanına,sosyal demokrasiden bahseden partinin belediye başkanına, işçi haklarını savunduğunu iddia eden siyasi geleneğin temsilcisine…
İşte bu yüzden mesele daha ağırdır.
Çünkü Cemil Tugay’ın 1 Mayıs meydanında yaşadığı şey sadece kişisel bir protesto değildir.
Bu, CHP’nin İzmir’de emek politikası açısından içine düştüğü çelişkinin de fotoğrafıdır.
Bir yanda “emek en yüce değerdir” diyen CHP dili…
Diğer yanda belediye şirketlerinden işten çıkarılacak 1050 işçi gerçeği…
Bir yanda 1 Mayıs kürsüsü…
Diğer yanda “sizin burada konuşmanız işçi sınıfına hakarettir” tepkisi…
İşte sosyal demokrat siyaset böyle duvara çarpar.
İşte sloganla gerçek hayat arasındaki uçurum böyle görünür hale gelir.
Cemil Tugay’ın en büyük yanılgısı şu: Kendisini anlatamadığını düşünüyor.
Hayır Başkan.
Sorun kendini anlatamaman değil.
Sorun işçinin seni çok iyi anlaması.
İşçi seni anladı.
Sendika seni anladı.
Meydan seni anladı.
İzmir seni anladı.
Sen işçiye “belediye batıyor” diyorsun.
İşçi de sana şunu söylüyor: “Benim evim zaten batıyor Başkan.”
Sen “mali disiplin” diyorsun.
İşçi “mutfağım boşalıyor” diyor.
Sen “şirket zararı” diyorsun.
İşçi “çocuğumun geleceği ne olacak?” diye soruyor.
Sen “tasarruf” diyorsun.
İşçi “tasarrufa benim ekmeğimden mi başladın?” diyor.
İşte çatışma burada.
Ve bu çatışmayı, hiçbir basın açıklamasıyla, hiçbir kurumsal metinle, hiçbir sosyal medya paylaşımıyla örtemezsiniz.
Cemil Tugay bundan sonra ne yapacak?
Belli.
Muhtemelen çevresindekiler yine aynı şeyi söyleyecek:“Başkanım haklısınız, başkanım sizi yanlış anladılar, başkanım bu organize iş, başkanım medya büyütüyor.”
İşte Cemil Tugay’ı asıl bitirecek olan da bu koruma duvarıdır.
Çünkü gerçek, etrafınızdaki danışmanların alkışından değil, meydanın öfkesinden anlaşılır.
Ve 1 Mayıs meydanı Cemil Tugay’a açıkça şunu söyledi: İşçiyle kavga eden belediye başkanı, emeğin bayramında konuşamaz.
Bu kadar net.
Bu kadar çıplak.
Bu kadar ağır.
Bugün Cemil Tugay açısından mesele artık bir işçi meselesi değildir.
Bu bir siyasi meşruiyet meselesidir.
Bu bir sosyal demokratlık testi meselesidir.
Bu bir vicdan sınavıdır.
Ve üzülerek söyleyelim: Cemil Tugay bu sınavdan geçememiştir.
Çünkü sosyal demokratlık, mitingde slogan atmakla olmaz.
Demokratlık, seçim zamanı işçinin elini sıkmakla olmaz, demokratlık, 1 Mayıs mesajı yayımlamakla hiç olmaz, demokratlık, kriz anında işçinin ekmeğini koruyabilmektir.
Demokratlık, belediye batıyor diye ilk faturayı emekçiye kesmemektir, sosyal demokratlık, bütçe açığını işçinin sofrasından kapatmaya kalkmamaktır.
Son sözüm şudur:
Ben 22 Haziran 2025’te yazdım.
Cemil Tugay’a Yüksel Çakmur’u hatırlattım.
İzmir’in hafızasını hatırlattım.
İşçiyle kavga etmenin siyasi bedelini hatırlattım.
O gün belki dikkate alınmadı.
Ama 1 Mayıs’ta Gündoğdu Meydanı aynı uyarıyı çok daha sert yaptı.
Hem de sloganla yaptı, yüz yüze yaptı.
Hem de bütün İzmir’in gözü önünde yaptı.
Cemil Tugay o meydandan konuşma yapmadan ayrıldı.
Ama asıl mesele şu: Tugay o gün sadece meydanı terk etmedi, emekçinin vicdanındaki yerini de terk etti.
Ve unutmasın: İzmir sabırlıdır.
Ama unutkan değildir.
Bu şehir Yüksel Çakmur’u unutmadı.
Cemil Tugay’ı da unutmayacak.