Sevgili abim, bu ahlak defteri açılırsa…
Dedim ya…
Babamın da izniyle yazılara başladım. Daha ilk yazıda birilerinin kimyası bozuldu.
Daha ilk yazıda bazı masaların dengesi sarsıldı.
Daha ilk yazıda, yıllardır başkalarına parmak sallayanların eli titremeye başladı.
Oysa ben ne dedim?
“Kimse kendisini hakim yerine koymasın.”
“Kimse savcı edasıyla insan infaz etmesin.”
“Kimse daha ortada kesinleşmiş bir yargı kararı yokken ahkam kesmesin.”
Hepsi bu.
Ama bizim sevgili ağabeyciğimiz alınmış, hem de fena alınmış.
Demek ki söz, sahibini bulmuş.
Demek ki cümle, tam hedefe oturmuş.
Çıkmış, İzmir medyasına ahlak dersi vermeye kalkmış.
Etik demiş.
Tarafsızlık demiş.
Gazetecilik demiş.
Ayna demiş.
Vallahi insanın gülesi geliyor.
Çünkü bu şehirde herkes herkesi bilir.
Kimin gazeteciliği nerede başlar, nerede reklamcılığa döner…
Kimin kalemi hangi sofrada sivrilir, hangi kapıda yumuşar…
Kimin ahlak nutku, hangi kişisel hesaplaşmanın ambalajıdır…
Hepsi bilinir.
Sevgili ağabeyciğim…
Sen önce şu soruya cevap ver: Bir insan hakkında iş hayatı başka bir şey özel hayat başka bir şey…
Ama yıllar önce yaşanmış magazinsel bir meseleyi bugünkü yazının içine sokuşturmak başka şeydir.
Bunun adı gazetecilik değildir.
Bunun adı ahlak hiç değildir.
Bunun adı şudur: “Bel altı gazetecilik.”
Evet, açık açık söylüyorum.
Bel altı.
Çünkü bir insanın özel hayatını, ailesini, geçmişte magazin gündemine düşmüş bir meseleyi alıp hiç alakasız tartışmanın içine koyuyorsan…
Sen gazetecilik yapmıyorsun,“karakter suikastı” yapıyorsun.
Sen haber yazmıyorsun, “itibar cellatlığına” soyunuyorsun.
Üstelik bunu yaparken de utanmadan “etik” diyorsun.
“Ahlak” diyorsun.
İşte asıl mide bulandırıcı olan da bu.
Ahlak satacaksın ama özel hayatı malzeme yapacaksın, etik anlatacaksın ama imalarla insanları hedef göstereceksin.
Gazetecilik diyeceksin ama “konuşuluyor”, “dillendiriliyor”, “arkasında şu varmış” gibi dedikodu cümleleriyle algı kuracaksın.
Sonra da dönüp başkalarına ayna tavsiye edeceksin.
Yok öyle yağma.
Bu şehirde aynalar çoktur.
Ama bazı yüzler o aynaya bakmaya cesaret edemez.
Şimdi kalkmış diyorsun ki: “Bazı medya kurumlarının arkasında Nazım Torbaoğlu olduğu konuşuluyor.”
Konuşuluyor mu?
Ortak olduğu haber medya kuruluşu ortada… Zaten dedikodu yapacağına biraz evrak incelesen gizli saklı değil, “resmi ortaklığının” olduğunu görürsün, bunun için gizem yaratmaya ne gerek var..
Yani kusura bakma sevgili ağabeyciğim…
Bu gazetecilik değil, "mahalle dedikodusunun" köşe yazısı kılığına sokulmuş halidir.
Ve daha kötüsü…
Kendi geçmişini unutarak başkalarına ahlak dersi vermeye kalkmandır.
Sen yıllarca reklamcılık yaptın.
Bu şehirde kimlerle oturdun, kimlerle kalktın, kimlere yakın durdun, hangi ilişkiler üzerinden yürüdün…
Bunları konuşmak ister misin?
Ben bugün konuşmuyorum.
Ama istersen konuşuruz.
Hem de tane tane konuşuruz.
Kimse merak etmesin.
Bu şehirde hafıza var.
Arşiv var.
O yüzden başkalarına “aynaya bakın” demeden önce, insan kendi geçmişinin önüne bir sandalye çekip oturmalı.
Çünkü bazı aynalar sadece yüzü göstermez.
Geçmişi de gösterir.
Niyeti de gösterir.
Kimin hangi hesabın peşinde olduğunu da gösterir.
Benim yazımda söylediğim şey çok açıktı: Hukuk süreci devam ederken kimse kendisini mahkeme yerine koymasın, kimse insanları medya meydanında linç etmesin.
Kimse “suç duyurusu” ile “mahkumiyet” arasındaki farkı bilmezden gelmesin. Ama belli ki bu basit hukuk ve gazetecilik ilkesi bile sana ağır gelmiş.
Sevgili ağabeyciğim…
Bana etik dersi vermeye kalkma.
Bana ahlak dersi vermeye hiç kalkma.
Ayna tavsiye edecek insan, kendi yüzüne bakabilecek kadar temiz durur.
Ben mutfakta çok kaldım.
Bu şehrin medya mutfağını da bilirim.
Siyaset mutfağını da bilirim.
Reklam mutfağını da bilirim.
Kimin hangi yemeği hangi ateşte pişirdiğini de bilirim.
Şimdi mutfaktan çıktım.
Belli ki bazıları panikledi. Çünkü yıllardır başkalarına kurdukları cümlelerin bir gün kendilerine döneceğini hiç hesap etmemişlerdi.
Bana ahlak dersi vermeye kalkanın önce ahlak karnesine bakarım. Bana gazetecilik anlatanın önce gazetecilik defterini açarım. Bana ayna tutanın önce o aynayı kimin kirlettiğini sorarım.
Sevgili ağabeyciğim…
Sen “aynaya bakın” demişsin ya…
Ben de sana daha netini söyleyeyim: Aynaya bakmak cesaret ister.
Ama aynada gördüğünü taşıyabilmek daha büyük cesaret ister.
Bu şehirde herkesin geçmişi var.
Herkesin ilişkisi var.
Herkesin hesabı var.
Fakat bazıları var ki…
Geçmişini unutup ahlakçı kesilince komik olmuyor.
Acıklı oluyor.
Ben daha yeni başladım.
Ve daha ilk yazıda bu kadar telaş başladıysa…
Demek ki doğru yoldayım.
Şimdilik sadece şunu söylüyorum: Ahlak satmaya kalkmadan önce, tezgahınızı temizleyin.
Çünkü o tezgahın üstünde çok eski lekeler var.