Dolar 32,9379
%0.19
Euro 35,3347
%0.15
Altın 2.457,330
%0.22
Bist-100 10.680,00
%-0.82

Pzt

-8°

Sal

-12°

Çar

-3°

Kamyonet kasasında bir ölü beden

7 Ekim sabahında Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları ‘Aksa Tufanı’ operasyonu başlatarak İsrail’i vurmuştu.

İsrail'in Gazze Şeridi yakınlarında hafta sonu barış için düzenlenen bir elektronik müzik festivali’nde çekilen görüntülerde Hamas paraşütçülerinin alana indiği anlar sosyal medyada yayınlanmıştı. Görüntülerin ardından festival alanındaki bazı kişilerin paraşütçüler tarafından kaçırıldığı, en az 260 kişinin ise öldürüldüğü açıklanmıştı.

Öte yandan Hamas militanlarının öldürüp, iç çamaşırlarına kadar soyduğu Shani Louk isimli genç bir kadına yaptıkları sosyal medya tarafından en çok izlenen paylaşımlardan biri olmuştu.

Hamas militanları, genç bir kadının bedenini bacağı ters dönmüş halde bir kamyonetin kasasına koyarak Gazze Şeridi’nde  ‘zafer turu’ atıyorlardı. Bu görüntüler Filistin halkının ‘haklı’ davasına adeta leke sürüyordu. Yıllardır Filistin’de ‘mazlum bir halka’ yapılan zulüm, bu kez ‘mazlum bir kadının bedeni’ne uygulanan şiddetle tezahür ediyordu.

Önce esir alınıp sonra öldürülen daha sonra da çıplak şekilde  Gazze sokaklarında teşhir edilen genç kadını dövmesinden tanıyan annesi verdiği bir röportajda, kızının savaş karşıtı olduğunu söyleyerek ‘barış için’ gittiği festivalde kurban olduğunu dile getiriyordu. Savaş suçları tekrar tekerrür ediyor, olan yine savaştan hiçbir çıkarı olmayanlara oluyordu.

Kan donduran bu görüntüler sonrasında ölü bedenlere yönelik yapılan bu tarz saldırılar yeniden tartışmalara neden oldu.

Öncelikle öldürülen genç kadının bedeninin hangi söylemle, nasıl ifade edildiği önemlidir. Bazıları için ‘ceset’ olarak görülen ölü beden bazılarına göre ise ‘leş’ veya ‘naaş’ olarak ifade ediliyordu.

Peki cesetten leşe, leşten naaşa çeşitlilik gösteren bu tanımlar neyi ifade ediyor?

Öncelikle ceset “cenazeler hiyerarşisinin” sıfır yani başlangıç noktasına denk gelirken, tek başına cesedin politik bir etkisi yoktur. Cesedin politik olarak karşılığı “leş” ve “naaş” kavramları üzerinden gerçekleşir. Ceset, leş ile ifade edildiğinde “kokmuş hayvan ölüsü” ile ilişkilendirilerek “aşağı” görülmekte, naaş ile ifade edildiğinde ise yüceltilmektedir.

Varlığını tehdit eden kişi veya siyasi topluluklara ait ölü bedenler, çoğu zaman “leş” olarak değerlendirilmektedir. Kötü kokan, insanı iğrendiren, çürümüş, aşağı bir durumu ifade eden leş, genellikle “düşmanlar” için kullanılmaktadır. Leşin “cenazeler hiyerarşisindeki” yeri en alt katmandadır. Topluluklar, çoğu zaman leşe indirgedikleri cesetlerin, cenaze ritüellerini dahi gerçekleştirmelerine izin vermeyerek, ölen kişilerin cenaze törenlerini imkansızlaştırmaktadırlar. Naaş ise varlığı kabul edilen, onaylanan, saygı duyulan, yüceltilen ölü bedenleri ifade eder.

İktidarlar ya da devletler açısından naaş, cenazeler hiyerarşisinin en üstünde yer alır. Dolayısıyla birbirinden farklı değerlere ve ihtiyaçlara sahip siyasi erk veya topluluklar açısından ölü bedenin anlamı  değişkenlik göstermekte, biri için leşe indirgenerek varlığı inkar edilen ölü beden, diğeri için naaş olarak görülüp varlığı yüceltilmektedir.

Bu yönüyle düşünüldüğünde Hamaslıların bir kamyonete çıplak halde tıkayarak sergiledikleri ölü beden onlar için bir ‘leş’ten ibarettir.

Diğer taraftan iktidara sahip olmak isteyen siyasi grupların, tanıdıkları, onayladıkları, yüceltip kutsallaştırdıkları ölümler vardır. “Şehitlik” tam da ölümün yüceltildiği bir alana tekabül eder. Neredeyse her siyasi gücün kendi değerleri doğrultusunda kutsal kıldığı şehitleri vardır.

Kierkegaard’a göre, “Tiranın iktidarı ölünce biterken; şehidin iktidarı ise ölünce başlamaktadır.’’ Özellikle şehit cenaze törenleri topluluklar nezdinde “olağanüstüleştirilerek” görünür kılınmakta düşmana yönelik nefret söylemi de bu törenler aracılığıyla yeniden üretilmektedir.

Hamaslıların savaş pratiklerine bakıldığında kendi  ölülerini kahramanlaştırarak yücelttikleri, ölülerine şehitlik mertebesi vererek olağanüsütleştirdikleri görülür. Benzer bir tutum İsrail militanları için de geçerlidir.

ÖLÜ BEDENE NEDEN İŞKENCE YAPILIR?

Bu sorunun yanıtına geçmeden önce  Jenny Edkins’in söylediklerine kulak vermek gerekir. Edkins, ölen veya öldürülen bedenin “duyguları yoktur, ona ne şekilde muamele edildiğini algılayacak bir yetisi kalmamıştır artık” der. Fakat yakınları için ölü bedene yapılan muamele, kendi varlığına atfedilen değere veya değersizliğe işaret etmesi bakımından oldukça önemlidir. Ölü bedene yapılan her türlü saldırı, ölen kişileri biyolojik olarak, hayatta kalanlar ise sosyosimgesel bakımdan ölüm ve yaşam arasında tutuklu bırakır.

Ölümün veya ölü bedeninin salt biyolojik değil, ideolojik artalanı da söz konusudur. Beden biyolojik olarak “ölü” olsa da, politik anlamda “canlıdır”. Diğer bir ifadeyle beden diriliğini yitirdiği anda politik etkisini yitirmeyerek, yaşayanlar için etkisini arttırmaktadır. Dolayısıyla taraflar ölü bedenler üzerinden birbirlerine mesaj gönderirler.  Ölüm tanınıyorsa varlık da tanınır. Başka bir ifadeyle “ölüm varsa ben de varım, ölüm yoksa ben de yokum” anlamı ortaya çıkar.

Ölü beden cenazeden azledilerek leşe indirgendiğinde muktedir olanlar tarafından her türlü kötü muameleye açık hale gelir. Ölü bedene yönelik şiddet bir tür pornografik haz da içerir. Çıplak halde bir kamyonetin arkasında ‘seyirlik bir nesneye’ dönüştürülen Louk’un ölü bedeni Hamaslılar açısından insanlıktan dışlanarak bir tür sembole ya da mesaja dönüşmüştür. Bu sembol ya da mesaj, hayatta kalmanın, güçlü olmanın hazzını içerirken düşmanlara da gözdağı vermeyi amaçlar. 

Hamaslıların birlik ve bütünlüğü adına öteki olarak görülen Louk’un ölü bedeni her türlü müdahaleye açık hale getirilmiş bir nesnedir artık. Böylece, ölü bedenler özne olmaktan çıkartılarak nesneleştirilmektedir. Seyirlik nesneye dönüştürülen ölü bedenler her türlü haktan ve etkiden azade kılınarak pasifleştirilmektedir. 

Ölümün sıradanlaşlaştığı bu zamanlarda ölü bedenler hem biyolojik hem de politik açıdan öldürülerek “zararsız” hale getirilmek istenir.

Muktedirler, ölü bedene istediklerini yapabilme hakkını kendilerinde gördükleri gibi, ölü bedene yapılması gereken ritüel ve törenleri yaptırmama hakkını da kendilerinde görürler. Her türlü insan haklarının çiğnendiği bu durumlarda genellikle ölü bedenler için cenaze törenlerinin yapılmasına, ölünün ardından uğurlama ritüellerinin gerçekleştirilmesine izin verilmez.

Nitekim öldürülen artık George Orwell’in 1984 romanında söylediği gibi bir ‘yok kişi’ dir. Her türlü değerden ve saygıdan yoksun bırakılmıştır. Özne olmak bir yana dursun, bu durumda kişi ölü dahi kabul edilmeyerek varlığı yadsınmaktadır.Düzenlenmeyen cenaze törenleri, geçekleştirilmeyen ritüeller o kişinin ölümünün tanınmadığının ispatıdır.

Savaş tarafları kendi kutsal ölülerini yaratırken, kendisine karşı olanları ise mezarsız bırakırlar. Evren Balta’nın söylediği gibi, ‘’Her yeni iktidarla birlikte mezarlar açılıp, mezarlar kapanmaktadır.’’ Hamas ve İsrail arasındaki savaş da binlerce isimsiz ve yüzsüz bırakılan insanlar için yeni mezarların açılması demektir.

Bu doğrultuda egemen olma isteği ile şiddet perspektifini devreye sokmuş her türlü güç, ölüm üzerinden denetim kurarak, kimlerin nerede, ne zaman, ne şekilde ölmesi gerektiğine karar verir. Halihazırda devletlere karşı silahlı mücadele içinde olan karşı-iktidar odakları da kimlerin öleceğine karar vermekte, ölümü kutsallaştırmakta ve kimi zaman “hain” olarak görülen kişilere karşı gerçekleştirilen muhtelif infazlarla kendi iktidarlarını tahkim etmektedirler. Dolayısıyla siyaset bu gibi durumlarda en çok da yaşayanlardan ziyade öldürülenlere ne yapıldığıyla ilgilidir.

Öte yandan Teodora Hacudi’nin ifadesiyle devletlerin ya da sosyal grupların “unuttukları bir şey vardır, onların kahramanlık hikayeleri bir başkası için yenilgi değil de acıdır.” Nitekim birinin düşman addederek insanlıktan alçalttığı diğeri için kahramandır. Her ölüm, ancak benzer ortaklıklar taşıyanlar için acıya tekabül eder. Dolayısıyla insanların seçtiği ve/veya seçmek istemediği acıları vardır.

Herkes kendi seçtiği acıya/ölüye ağlarken, diğerinin ölüsünü/acısını ise çoğu kez görmemekte, görse bile değersizleştirmeye çalışmaktadır.

Nihayetinde ölen, ölmüş dahi olsa ‘özne olma halini’ sevenlerinin dünyasında taşımaya devam eder. Lout’un annesi bir röportajda kızının cenazesini kendilerine verilmesini istemişti.

Bir kutuda dahi olsa yavrusunun cenazesini istemek 21. yüzyılda insanlığın görüp görebileceği en büyük utançlardan biri değil de nedir?