Dolar 45,6152
%0.06
Euro 53,0474
%0.01
Altın 6.610,150
%-0.76
Bist-100 13.634,00
%-2.69

Pzt

-8°

Sal

-12°

Çar

-3°
ŞPO İzmir'den 6 Şubat açıklaması: Üzerinden 3 yıl geçti enkaz kalktı, plansızlık ve adaletsizlik kaldı

ŞPO İzmir'den 6 Şubat açıklaması: Üzerinden 3 yıl geçti enkaz kalktı, plansızlık ve adaletsizlik kaldı

TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi, 6 Şubat depremlerinin üçüncü yılında yayımladığı açıklamada, yeniden inşa sürecinin bilimden, planlamadan ve adaletten uzak yürütüldüğünü vurguladı. Oda, “Geçici çözümler kalıcı hale getirildi, barınma hakkı sosyal hak olmaktan çıkarıldı” diyerek AK Parti'nin politikaları sert sözlerle eleştirdi.

  • Ege Postası
  • 06.02.2026 - 10:08
  • Güncelleme: 06.02.2026 - 11:04

6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş ve Hatay merkezli depremlerle sarsılan 11 ilde, aradan geçen üç yıla rağmen nitelikli ve güvenli barınma koşullarına erişilemedi. On binlerce yurttaşın yaşamını yitirdiği felaketin ardından, milyonlarca depremzede hâlâ kalıcı konutlara ulaşamazken, yeniden inşa sürecinin planlama ilkelerinden uzak yürütüldüğü bir kez daha gündeme geldi.

“Geçici” barınma kalıcılaştı

TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi tarafından yapılan açıklamada, deprem sonrası dönemin yalnızca fiziki yıkımla sınırlı olmadığına dikkat çekildi. Açıklamada, eşitsizliklerin ve güvencesizliğin derinleştiği, konteyner yaşamının normalleştirildiği ve barınma hakkının sosyal bir hak olmaktan çıkarıldığı vurgulandı.

Kentler bilimle değil, aceleyle ele alındı

Türkiye’nin önceki depremlerden ders çıkarmayan bir ülke olduğuna işaret edilen açıklamada, benzer ölçekte can ve mal kayıplarının her afette tekrarlandığına dikkat çekildi. Merkezi ve yerel yönetimlerin müdahalelerinin, yanlış kentleşme politikalarını ve denetimsiz yapılaşmayı bir kez daha gözler önüne serdiği ifade edildi.

Planlama “zaman kaybı” sayıldı

“Kentleri bir yılda yeniden inşa etme” vaadiyle başlatılan sürecin şehircilik bilimini dışladığı belirtilirken, 126 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile planlama süreçlerinin devre dışı bırakıldığı hatırlatıldı. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun fiilen askıya alındığı bu yaklaşımın, kentleri yalnızca zemin ve beton üzerinden ele alan indirgemeci bir bakışın ürünü olduğu kaydedildi.

Rezerv alanlar, vaziyet planları ve parçacıl müdahaleler

Bütüncül planlama yerine rezerv alan ilanları ve vaziyet planlarıyla yürütülen sürecin, Antakya Koruma Amaçlı İmar Planı örneğinde olduğu gibi, inşaatlar başladıktan sonra “hukuki kılıf” üretme çabasına dönüştüğü ifade edildi. Tarihi kent merkezlerinin “star mimarlara” parsel parsel paylaştırılmasının, toplumsal belleği yok sayan vitrin projelerinden ibaret kaldığı vurgulandı.

Yerinde dönüşüm gerçeklikten kopuk

Bakanlık tarafından yürütülen “Yerinde Dönüşüm” sürecinin, depremzedelerin ekonomik ve psikolojik koşullarını görmezden geldiği belirtilen açıklamada; işini kaybeden, geliri yok olan yurttaşlar için bu modelin işlemediği, birçok bölgede ruhsat süreçlerinin dahi başlatılamadığı ifade edildi.

İmar affı: Felaketin zeminini hazırlayan düzenleme

2018’de hayata geçirilen İmar Barışı’nın, bugün yaşanan yıkımın başlıca nedenlerinden biri olduğu vurgulandı. Yalnızca İzmir’de 812 bin başvurunun yapıldığı bu düzenlemenin, mühendislik hizmeti almamış yapıların “yasal” hale getirilmesi anlamına geldiği belirtildi. Açıklamada, imar aflarının seçim öncesi oy hesabıyla gündeme getirildiği ve anayasal olarak tamamen yasaklanması gerektiği ifade edildi.

Adalet olmadan güvenli kent olmaz

Açıklamada, deprem sonrası yargı süreçlerinin de eleştirildiği görüldü. Kamu görevlileri hakkında soruşturma izni verilmemesi, delil karartma iddiaları ve “11. Yargı Paketi” ile deprem suçlarına örtülü af tartışmalarının, hukuk tarihine kara bir leke olarak geçeceği belirtildi. Sorumluların yargılanmadığı bir düzende, güvenli kentler inşa edilemeyeceği vurgulandı.

“Bilim, planlama ve kamusal sorumluluk şart”

TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi, açıklamasını net bir çağrıyla tamamladı: Rant odaklı ve parçacıl projelerden vazgeçilmesi, imar mevzuatının tavizsiz uygulanması ve halkın katılımını esas alan bütüncül planlama süreçlerinin derhal başlatılması gerektiği ifade edildi.

Açıklamada, “Şehir plancılarını dışlayan her adım, gelecekteki felaketlere davetiye çıkarır. Afetlere dirençli kentler ancak bilimle, kamusal sorumlulukla ve demokratik planlamayla mümkündür” denildi.

TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi'nden yapılan açıklamanın tamamı şuı şekilde:

"6 Şubat 2023 tarihinde, on bir ilimizi etkileyen Kahramanmaraş ve Hatay merkezli depremler, kentlerimizde önemli yıkıma yol açmış; sosyal, ekonomik ve yönetsel anlamda da ciddi sonuçlar doğurmuştur. Onbinlerce can kaybının yanında, milyonlarca yurttaşımız depremlerin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen, halen nitelikli barınma koşullarına erişememiş, planlama ilkeleri ışığında yeniden inşa süreçleri hayata geçirilememiştir. 

Geçen üç yıl yalnızca fiziki yıkımın değil; eşitsizliklerin, güvencesizliğin ve kamusal sorumluluğun ortadan kaldırılmasının da arttığı bir dönem olmuştur. Deprem bölgesinde yaşayan yurttaşlarımız için "geçici" olarak tanımlanan barınma biçimi kalıcı hale getirilmiş, konteyner yaşamı normalleştirilmiş, barınma hakkı bir sosyal hak olmaktan çıkarılmıştır. 

Ülkemiz, diğer deprem ülkelerinden farklı olarak önceki depremlerden ders almayan, aynı ölçekte can ve mal kaybı yaşayan, bu can ve mal kayıplarını önlemek için etkin ve yeterli bir  sistem geliştirmeyen bir konumdadır. Yıkımın ardından merkezi ve yerel yönetimlerin müdahaleleri planlamanın nasıl göz ardı edildiğini bir kez daha açığa çıkarmıştır. Ortaya çıkan tablo, yıllardır sürdürülen yanlış kentleşme politikalarının, denetimsiz yapılaşmanın bir sonucudur.

Bu süre zarfında, "kentleri bir yılda yeniden inşa etme" vaadiyle yola çıkan siyasi irade, ne yazık ki şehircilik bilimini ve planlama meslek alanını dışlayarak, hatalar silsilesine yenilerini eklemiştir. Depremin hemen ardından 126 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile başlatılan süreç, planlamayı bir "zaman kaybı" olarak gören anlayışın ürünüdür. 3194 sayılı İmar Kanunu ve ilgili yönetmelikleri devre dışı bırakan bu yaklaşım; kentlerimizi yer bilimsel verilere indirgenmiş bir mühendislik problemi olarak kurgulamaya çalışmıştır. Oysa kent; sadece zemin ve betondan ibaret değil; kır-kent ilişkisi, sosyal yaşam, kültür ve ekonomiyle bir bütündür. 

Bütüncül bir planlama yerine "vaziyet planları" ve "rezerv alan" ilanları ile yürütülen parçacıl süreçler, Antakya Koruma Amaçlı İmar Planı örneğinde olduğu gibi, inşaatlar başladıktan sonra yasal kılıf uydurma çabasına dönüşmüştür. Kent merkezlerinin "star mimarlara" parsel parsel paylaştırılması, kadim kentlerimizin tarihsel birikimini ve toplumsal belleğini yok sayan popülist bir vitrin çalışmasından öteye gidememiştir. Kentler yurttaşların ortak yaşam alanları olmaktan çıkarılarak sermaye odaklı projelerin nesnesi haline getirilmiştir. 

Bakanlık tarafından yürütülen "Yerinde Dönüşüm" süreci ile depremzede yurttaşlarımızın içinde bulunduğu ekonomik ve psikolojik gerçeklik yok sayılmıştır.  Depremler sonrasında işlerini kaybeden ve mali durumu radikal biçimde etkilenen yurttaşların yaşadığı zorluklar bir yana, yaşanan kapsamlı yıkımın yansıması olarak ruhsat  süreçlerinin teknik aşamaları dahi çoğu yerde başlatılamamıştır. Depremzedeler kendi kaderleriyle baş başa bırakılmıştır.  

2018 yılında hayata geçirilen "İmar Barışı", bugün yaşadığımız yıkımın en büyük müsebbiplerinden biridir. Sadece İzmir`de 812 bin başvurunun yapıldığı bu hukuksuz düzenleme, devletin vatandaşı sağlıksız yapılarda yaşamaya teşvik ettiğinin açık göstergesidir.  İmar afları sonucunda yapılan yasal düzenlemeyle herhangi bir mühendislik hizmeti almamış, mevcut plan kararlarına ve imar mevzuatına aykırı olan yapılar vatandaşın can güvenliği yok sayılarak özellikle seçimler öncesinde "yasal" hale getirilmektedir. 

6 Şubat depremleri olmasaydı muhtemelen şu an komisyon gündeminde olan imar affı teklifi TBMM çatısı altında tartışılıyor olacaktı. Oysa ülkemiz "imar afları" yüzünden çok ağır bedeller ödedi, ödemeye devam ediyor. Bu hukuksuz düzenlemeler, en ufak bir deprem, yağmur, salgın vb. durumların afete dönüşmesine ve can kayıplarına neden olarak çok daha acı ve hayati sonuçlar ortaya çıkarıyor. Her seçim öncesi bir "oy deposu" olarak görülen imar affı söylemlerinin anayasal bir hükümle bir daha gündeme gelmemek üzere yasaklanması, hayati bir zorunluluktur. 6 Şubat sonrası geçen üç yıl, adalet mekanizmasının işleyişindeki ağır aksaklıkları da gün yüzüne çıkarmıştır. Kamu görevlilerinin soruşturulmasına izin verilmemesi, delillerin karartılması ve son olarak "11. Yargı Paketi" ile deprem suçlarına örtülü af getirilmesi tartışmaları, yaşanan felaketin toplumsal hafızamızda bıraktığı derin izlerin yanında hukuk tarihimize sürülecek kara bir lekedir. Can kayıplarında sorumluluğu olanların yargılanmadığı bir düzende, güvenli kentler inşa etmek mümkün değildir. Adaletin sağlanmadığı yerde ne güvenli yapı üretimi ne de toplumsal iyileşme mümkündür. 

Şehir planlama meslek alanını dışlayan, halkın katılımını engelleyen ve bilimi sadece inşaat maliyetine indirgeyen anlayışla nitelikli ve güvenli kentler kurulamaz. İnsan onuruna yaraşır, sağlıklı ve güvenli yaşam alanları için; parçacıl ve rant odaklı projelerden ve uygulamalardan vazgeçilmeli, imar mevzuatı tavizsiz uygulanmalı ve bütüncül planlama süreci derhal başlatılmalıdır.

Şehir plancılarını dışlayan her adım, gelecekteki felaketlere davetiye çıkarmaktadır. Afetlere dirençli kentler; ancak kamusal sorumluluğun, bilimin ve demokratik planlama süreçlerinin esas alındığı bir anlayışla mümkündür."

Yorum Yazın

Yukarıdaki alan boş bırakılamaz

Yorum yazma kurallarını okudum ve kabul ediyorum.

Yukarıdaki alan boş bırakılamaz
Yukarıdaki alan boş bırakılamaz
Yorumlar
Yeniden eskiye
Eskiden yeniye
Öne çıkanlar

Bu habere hiç yorum yapılmamış... İlk yorum yapan sen ol.