Meral Akşener, bugün TBMM’deki grup toplantısında konuştu. Gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan Akşener, özetle şunları söyledi:

“SAYIN ERDOĞAN’IN İSTİSMAR ETMEDİĞİ TEK BİR ALAN, TAHKİR ETMEDİĞİ TEK BİR KESİM KALMADI”

“20 yıllık iktidarının artık son demlerini yaşarken Sayın Erdoğan’ın istismar etmediği tek bir alan, tahkir etmediği tek bir kesim kalmadı. Ve bugün geldiğimiz noktada, döndü dolaştı, başladığı yere geri döndü. Ama arada çok büyük bir fark var. Dün AK Parti’yi iktidara taşıyan, üniversite kapılarından içeri sokulmayan genç kızlarımızın göz yaşları, bugün, geçen 20 yılın sonunda, aynı AK Parti’nin siyaset pazarında artık oy devşirilecek bir ‘gollük pastan’ başka bir şey değil. Çünkü artık maalesef, bu arkadaşların nazarında siyaset bir pasta, başörtüsü de o pastadan koparılacak irice bir dilimden başka bir şey değil. Neymiş efendim? Bu pastadan pay vermezlermiş. Neymiş? Bu tarlayı sürdürmezlermiş. İşte size, kaybedildiği her gün daha da kesinleşen bir seçimin arifesinde ortaya saçılan çirkin mi çirkin bir bilinçaltı. Nereden nereye, değil mi?

Bu mesele, esasında kapanmış bir yaradır. İnancı doğrultusunda hür bir şekilde yaşamak, evrensel olarak bireyin en temel hakkıdır. Elbette bizim insanımızın da hakkıdır. Halihazırda yürürlükte olan mevzuat da esasında bunun için yeterlidir. Yani ne yasal ne de anayasal düzenlemeye esasen ihtiyaç yoktur. Şimdi haklarını yemeyelim, aslında iktidar mensupları da aynı şeyi söylüyorlar. Mesela ‘Bu iş çözüldü mü’ diye sorulduğunda, ‘Evet çözüldü’ diyorlar. Hatta ‘Biz çözdük’ diyorlar. Mesela ‘Yasal bir eksiklik, uygulamada bir boşluk var mı’ diye sorulduğunda, ‘Hayır yok, hiçbir sıkıntı yok. Bu iş çözüldü’ diyorlar. Peki sonuç? Sıkıntı yokmuş, ama varmış. Yani her zamanki gibi, hiçbir şey olmasa da yine bir şeyler olmuş ve o nedenle mecburen bu anayasa yapılacakmış.

“MADEM ANAYASA’DA BİR DEĞİŞİKLİK OLMALIYDI, PEKİ SON 20 YILDIR SİZ NEREDEYDİNİZ”

Biz, siyaseti bir kurnazlık yarışı olarak gören bu arkadaşların, seçmene istismar edilecek marabalar olarak bakan bu zihniyetin, seçim kazanmak için de her şeyi mübah bilen bir siyasi partinin giderayak bir kanun teklifinden anayasa peyda etme gayretlerine elbette şaşırmadık. Ne de olsa bu arkadaşların fıtratları böyle. Ama doğal olarak bazı soruları da Sayın Erdoğan ve arkadaşlarına sormak zorundayız. Mesela; madem anayasada bir değişiklik olmalıydı, peki son 20 yıldır siz neredeydiniz arkadaş? 2008’de bu konuda bir düzenleme yaptınız. Hadi diyelim ki metin eksikti, karar ideolojikti, oydu buydu ve Anayasa Mahkemesi iptal etti. Tamam, kabul. Peki mezardan ölüleri kaldırıp sandığa götürdüğünüz 2010’daki anayasa referandumunda bu değişikliği neden yapmadınız? Elinizi tutan mı oldu? Aklınıza mı gelmedi? Yazmayı mı unuttunuz?

Mesela; 2017’de bir kez daha anayasa referandumu yaptınız. 150 yıllık birikimi tek kalemde sildiniz, rejimi değiştirdiniz. Peki o gün neredeydiniz? Bu değişikliği o zaman niye yapmadınız? Yapacaktınız da bir tek bu maddeye mi yer bulamadınız? Yazacaktınız da karakter limitine mi takıldınız?

Memleketin bu kadar ağır sorunları varken, milletimiz her gün bin bir dertle boğuşurken esasında var olmayan bu mesele, maalesef geldi siyasetin gündemini kapladı. Elbette biz de bu duruma sırtımızı dönemeyiz. Çünkü daha önceki denemelerinde de gördük ki bu arkadaşlar, anayasa yapma konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahipler. Biliyorsunuz AK Parti’nin yaptığı anayasa değişikliklerinin en büyük özelliği, sırf yapılan değişikliğin ortaya çıkardığı sorunları düzeltebilmek için daha kapsamlı yeni anayasa değişiklikleri gerektirmesidir.

“EKSİK BİR İŞLE ÇIKMIŞLAR, MUTABAKAT ARIYORLAR. BUYURUN, HODRİ MEYDAN”

Nitekim şimdi de her zamanki gibi, yine ellerine eksik bir metni almışlar ve mutabakat arıyorlar. Tekrar ediyorum; akıllarınca, ‘gol atma’ motivasyonuyla her zamanki gibi yarım yamalak yapılmış, eksik bir işle çıkmışlar, mutabakat arıyorlar. Buyurun, hodri meydan. Madem bu konu yeniden siyasetin gündeminde, madem bu konu yeniden masada, o zaman anayasaysa anayasa, mutabakatsa mutabakat. Biz varız. Ama öyle ‘ağam dedi, paşam dedi, saray dedi’ yok. Öyle kapı kapı gezip ‘mış’ gibi yapmak yok. Öyle ağlamak, sızlamak yok.

Nitekim şimdiden, sağdan soldan duyuyorum. Kulağıma geliyor. Saraydaki siyaset dehaları, orada burada abuk sabuk konuşuyor. Kendilerince yoklama çekiyorlar, biz de gözlüyoruz. Vay efendim, neymiş? Bu seçim diğerleri gibi değilmiş. Başörtüsü meselesinin tekrar gündeme gelmesi çok iyi olmuş. Bunun seçimde çok faydası olurmuş, saflar sıklaştırılırmış. Yok eğer seçimi kaybederlerse de Anayasa Mahkemesi’nden bu metni iptal ettirirlermiş. Zaten metin de ona göre hazırlanmış. Seçimden sonra da bu işin ekmeğini yemeye devam ederlermiş. Şu zihniyete bir bakar mısınız? Hatta daha utanmazca, daha ahlaksızca olanı da var. Teklif Meclis’te 400’ü bulsa da bazı milletvekilleri hayır oyu kullanıp referanduma götürmelilermiş.

“KİM HANGİ SİYASİ RANTI KOVALIYOR, BENİ İLGİLENDİRMEZ”

Bak Sayın Erdoğan; seni uyarıyorum. Bu konu, bir turnusol kağıdıdır. Bu konu, bir samimiyet testidir. Bu konu, bir sınavdır. Kim pas veriyor, kim gol atıyor, beni ilgilendirmez. Kim hangi siyasi rantı kovalıyor, beni ilgilendirmez. Saray’daki tatlı su stratejistlerinin zihni sinir taktikleri de beni ilgilendirmez. Ben şunu bilirim; ant olsun, yemin olsun, başı örtülü, başı örtüsüz tüm kadınların, genciyle yaşlısıyla tüm insanlarımızın, bu ülkenin tüm vatandaşlarının saf ve temiz duygularını sömürmenize müsaade etmem, etmeyeceğim. Bunu böyle bilesin.

AK Parti’nin siyaset kalpazanlığının sonu yok. Memleketin geleceğiyle oynadıkları kumarın sınırı yok. Saray’da kumpasın, dümenin her türlüsü var ama ahlaktan eser yok. Adeta entrikanın her çeşidi yaşanıyor. Sayın Erdoğan’ın saray düzeni işte tam olarak budur. Bizans Sarayı’nın bile bunlardan öğrenecekleri var. Hatta Makyavel, bunları görse kitabının adını ‘Prens’ değil ‘Reis’ yapardı. O onu dedi, bu bunu dedi, saraydaki ekipler şunu dedi, gazeteciler bunu dedi. Dipsiz bir kuyuda her gün daha da batarken herkes birbirinin üstüne basarak kendini kurtarmanın telaşında ve tüm bu hengamede herkes her şeyi söylüyor ama aslında tüm yetki bir kişide.

“GEL, BU MESELEYİ TÜRKİYE’NİN GÜNDEMİNDEN SONSUZA DEK ÇEKİP ÇIKARTALIM”

Sayın Erdoğan, işte o nedenle ben de bizzat sana seslenmek istiyorum; gel, bu konunun üzerindeki tüm tartışmaları kaldıralım. Bu kapanmış yaranın üzerinde vicdansızca tepinerek kadınların en helal haklarını yeniden tartışmaya açmayalım. Gel, bu meseleyi Türkiye’nin gündeminden sonsuza dek çekip çıkartalım. Gel, milletimizin tamamını kapsayacak, Gazi Meclis’imizin bir bütün olarak arkasında dimdik duracağı Türkiye’ye yakışır bir düzenleme yapalım. Eğer ‘Benim bir ajandam var, bunu değiştirmem’ demiyorsan, eğer ‘Bizim bir metnimiz var, noktasına bile dokundurtmam’ demiyorsan, eğer ‘Ben siyasi rant peşindeyim, bu pastayı kimseye yedirtmem’ demiyorsan, gerçekten samimiyetle ortak akıl arıyorsan, gerçekten meseleyi mutabakatla çözme niyetindeysen, gerçekten giderayak kadınlara bir faydan dokunsun istiyorsan hadi buyur, ben varım. İYİ Parti olarak biz varız. Çalışmamız burada. Biz buradayız. Eksikleri gideren, özgürlük alanlarını genişleten ve milletimizin ekseriyetini ortak bir noktada buluşturacak teklifimiz hazır. Biz hazırız. Millet için, memleket için hayra vesile olacak sahici bir mutabakata varıp, bu esasında var olmayan tartışmayı tarihe gömmek için biz hazırız.

Milletimiz de görsün, şahitlik etsin. Bu konuda kim samimi, kim değil, tüm Türkiye izlesin. Gelin, bu işe bir büyük nokta koyalım. Millet-devlet bütünlüğüne daha fazla zarar vermeyelim. Milleti bu konuyla tekrar tekrar muhatap etmenin utancından siyaseti artık kurtaralım. Ve artık milletimizin gerçek sorunlarına dönelim. Kanayan yaralara dönelim. Geçim derdine dönelim. Kaynamayan tencerelere, okula aç giden çocuklarımıza dönelim. Siyasetin gerçek öznesine, milletimize dönelim. Başörtülü-başörtüsüz tüm kadınların hayatını dar eden yakıcı meselelere gelelim. Milletin korkularına değil, umutlarına talip olalım. Yeni hikayeler yazmanın kavgasını verelim. Vizyonla, projeyle, kadrolarımızla, siyasetimizle rekabet edelim.

“HER SABAHA, ‘ACABA BUGÜN BAŞIMA NE GELECEK’ KAYGISI İLE UYANIYORUZ”

20 yıllık bir iktidarın, ülkemizde ekonomiden eğitime, sağlıktan hukuka kadar hemen her alanda sergilediği devasa beceriksizliğin hayatımızı esir alan acı sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz. 20 yıllık iktidarında kadim devlet geleneğimizden zerre nasiplenememiş Sayın Erdoğan’ın beceriksiz idaresinde artık her sabaha, ‘acaba bugün başıma ne gelecek’ kaygısı ile uyanıyoruz. Artık her günü, ayakta kalabilme endişesi ile geçiriyoruz. Artık her ayı, büyüyen borçlarla, büyüyen dertlerle, büyüyen bir belirsizlikle tamamlıyoruz. Bu vahim tabloya sebep olanlar ise her sabaha ihtişamlı saraylarında uyanıyorlar. Her günü lüks içinde, sefa içinde büyük bir keyifle geçiriyorlar. Her ay, beceriksizliklerine kılıf olarak yepyeni bahaneler, yepyeni yalanlar, yepyeni masallar uyduruyorlar. 

Şimdi bu düzen, adil bir düzen midir? Elbette hayır. Bu düzen, Türk Milleti’ne layık bir düzen midir? Elbette hayır. Bu düzen, koskoca Türk Devleti’ne yakışır bir düzen midir? Elbette hayır. Çünkü Sayın Erdoğan, bu düzeni milletin iyiliği için değil, kendi koltuğunu korumak için bilerek ve isteyerek kurdu. 5 bin yıllık kadim devlet geleneğimizi küçümsedi. Cumhuriyet’imizin kurucu değerlerini, birikimini ve mirasını küçümsedi. Hatta devletimizi devlet yapan aziz milletimizi bile küçümsedi. Nitekim bugün geldiğimiz noktada Bay Kriz ve arkadaşları, kerim devlet anlayışımızdan nasibini alamayan bir zihniyetle milletin kaderine el koymaya, millet iradesini ipotek altına almaya çalışıyorlar. Oculuk, buculuk, şuculuk üzerinden kutuplaşma alanları oluşturup devletle millet arasındaki kutsal bağı aşındırıyorlar.

“UYGULADIKLARI HER SAÇMA SAPAN POLİTİKAYI BİR ‘DEVLET POLİTİKASI’ OLARAK MEŞRULAŞTIRMAYA ÇALIŞIYORLAR”

Parti trolü gibi hareket eden atanmışların abuk sabuk sözlerini ‘devlet aklı’ diye yutturmaya çalışıyorlar. Uyguladıkları her saçma sapan politikayı bir ‘devlet politikası’ olarak meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Yani devletimizi, milletimize karşı âdeta bir zulüm aparatı olarak kullanıyorlar. Ancak bizim anlayışımıza göre, yönetenlerin zalim olması, devleti zalim yapmaz. Yönetenlerin beceriksiz olması, devleti beceriksiz yapmaz. Yönetenlerin ciddiyetsiz olması, devleti ciddiyetsiz yapmaz. Yönetenlerin kötü olması, devleti kötü yapmaz. Devletin bürokratının parti komiseri gibi davranması, devleti AK Partili yapmaz. Makbul vatandaş olabilmenin tek şartının AK Parti’ye biat etmeye bağlanması ise devletin değil iktidarın ne kadar sorunlu olduğunu ve devleti ne derece tahrip ettiğini gösterir. Bu kadar basit.

Ülkemizde ne yazık ki bugün kanun var ama hakkıyla uygulayan yok. Kurum var ama hakkıyla işleten yok. Devlet var ama hakkıyla yöneten yok. Bugün devletimizi, adalet kavramına tamamen yabancı bir iktidar yönetiyor. Güç sarhoşluğu içinde yalpalayan AK Parti iktidarı, kendisini âdeta devlet sanıyor. Sayın Erdoğan’ın tüm talepleri kanun biliniyor. Tüm eylemleri, tüm düşünceleri ve tüm sözleri yasa yerine konuluyor. Bizzat kendisinin imzaladığı uluslararası bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’ni, bir gece yarısı aklına estiğinde, hukuka aykırı bir şekilde yetkisini ve haddini aşarak feshedebiliyor. Üstelik bu yetki aşımına karşı açılan davanın hükmünü de sipariş usulüyle yine kendisi veriyor. Millet iradesini vesayet altına almak için hiçbir engel tanımıyor.

“BİZİ DEĞİL, MAAŞ DÜŞKÜNÜ SARAY ŞARLATANLARINI DİNLEMEYİ TERCİH EDİYOR”

İktidar, devleti değil algıyı yönettiği için, televizyonlara sipariş yayın yaptırdığı gibi, gazetelere sipariş manşet attırdığı gibi, internet sitelerine de sipariş haber yaptırmak istiyor. Yalandan beslenen siyasetlerini sosyal medya üzerinden sürdürebilmek için gerçekleri haykıran sesleri kesmeye çalışıyor. Bunun için de dezenformasyonla mücadele adı altında düpedüz bir istibdat yasasını hayata geçirmekten geri durmuyor. Bir tarafta milletimiz toprağını ekemiyor, hayvanını besleyemiyor, dükkanını döndüremiyor. Gençlerimiz KPSS’den aldığı 92 puana rağmen mülakatta eleniyor. Yiyecek ekmeği, başını sokacak çatıyı, barınacak yurdu bulamıyor. Sansürden, baskıdan ve endişeden adeta nefes bile alamıyor. Ama diğer tarafta iktidarın beslediği bir avuç şımarık; lüks, şatafat ve israf içinde gününü gün ediyor. Torpilli yeğenler, pudra şekerciler, son model arabalarıyla ortalıkta fink atıyor. Yandaşlar, haramiler, rant şebekeleri, mafyalar, simsarlar, tefeciler, devletin etrafında akbabalar gibi dört dönüyor. 5 maaş, 10 maaş, 11 maaş alan saray danışmanları, göz göre göre milletimizin hakkını yiyor.

Biz, yıllardır Sayın Erdoğan’ı uyarıyoruz. O kulak asmasa da biz, yıllardır, ‘Devleti devlet gibi, devlet ciddiyetiyle, devlet aklıyla, Türk Devleti’ne yakışır donanımdaki liyakatli kadrolarla yönet’ diyoruz. Ama o bizi değil, maaş düşkünü saray şarlatanlarını dinlemeyi tercih ediyor. O yüzden de maalesef bugün devletimiz ciddiyetsiz, liyakatsiz ve beceriksiz ellerde bir yönetim krizi yaşıyor. Kuralsız, kurumsuz ve hesapsız bir anlayışla Türk Devleti’nin ağırlığı da aklı da itibarı da yerle bir ediliyor. Çünkü Bay Kriz, her işin başına layık olanı değil, kendine sadık olanı getiriyor. Sorumluluk sahibi olanı değil, arsızı kolluyor. İş bileni değil, söz dinleyeni koruyor. Ve kimsenin hiçbir şey bilmediği bir yerde Sayın Erdoğan, her şeyi biliyor. Mesela ekonomi biliyor. Mesela hukuk biliyor. Mesela diplomasi biliyor. Hatta kim bilir, belki İspanyolcayı bile biliyordur.

AK Parti'nin ''Yeniden Yapılandırma'' kanun teklifi komisyonda AK Parti'nin ''Yeniden Yapılandırma'' kanun teklifi komisyonda

“EN BÜYÜK ÖZELLİĞİ DAMAT OLMAK OLAN BİR DAMAT BAKAN VARDI”

Ancak bu durum maalesef hiçbirimiz için şaşırtıcı değil. Çünkü iktidarın yönetim anlayışında, tarımdan anlamayanın Tarım Bakanı olduğunu gördük. Ekonomi bilmeyenin Maliye Bakanı olduğunu gördük. Yönettiği bakanlığına mal satanın Ticaret Bakanı olduğunu gördük. Tek meziyeti Sayın Erdoğan’ın dediğini yapmak olanın Merkez Bankası Başkanı, enflasyonu en güzel makyajlayanın da TÜİK Başkanı olduğunu gördük. Rektörler, elçiler, bürokratlar gördük. Bu gözler neler gördü, neler.

Hatırlıyor musunuz? Mesela en büyük özelliği damat olmak olan bir Damat Bakan vardı. ‘Dolar 10 lira olacak, 15 lira olacak ya çok beklersiniz’ demişti. Ama kendisi paket olduktan sonra halefi Nebati Bakan elini hızlı tuttu. Dolar 10 lira değil, 15 lira da değil, tam 18 lira 79 kuruş oldu. Peki sonra ne oldu? Bütün sözler unutuldu. Enflasyon son 20 yılın zirvesini gördü. ‘Faiz sebep, enflasyon sonuç’ teorisi suratlarında patladı. ‘Türkiye Ekonomi Modeli’ dedikleri sözüm ona kurtuluş reçetesi de üzerine tüy dikti.

Tüm bu yaşananlardan sonra utançlarından insan içine çıkamamaları gerekirdi, değil mi? Ama öyle olmadı. Bay Kriz, hâlâ daha, 20 yıldır yapamadıklarını seçime 5 kala ‘yapacağım’ diyor. 20 yıldır beceremediklerini, sandık geldikten sonra ‘becereceğim’ diye satıyor. 20 yıldır tutturamadığı dikişi, 2023’te ‘tutturacağım’ diye pazarlıyor. Dış politikada da durum farklı değil. Sanki ‘He-Man’ çizgi filmini izliyoruz. Bir gün kaplan gibi bağırıyor, ama ertesi gün sevimli mi sevimli, pofuduk bir ev kedisine dönüveriyor. Bir gün Atılgan, ertesi gün Titrek. Bir gün ‘Katil Esed’ diye bağırıyor, ertesi gün ‘Esad’la görüşebiliriz’ diyor. Bir gün Sisi darbeci oluyor, ertesi gün ‘Siyasette küslük olmaz’ diye geri vites yapıyor.

“SARAY’A GİRDİĞİNDEN BERİ NE USUL KALDI NE İZAN KALDI NE DE NEZAKET KALDI”

Devlet ciddiyetinden ve akılcılıktan uzak bu davranışlar, devletimizin gücünün de devlete duyulan güvenin de devletin niteliğinin de niceliğinin de asaletinin de içini boşaltıyor. İşte bu yüzden biz İYİ Parti olarak, devletimizi içine hapsedildiği ciddiyetsizlikten, kurumlarımızı içine hapsedildiği liyakatsizlikten, milletimizi de içine hapsedildiği krizler sarmalından çekip çıkarmaya geliyoruz. Her gün birbirinden cıvık açıklamalarla asap bozanları, ‘Vasatokrasiyi’ bu aziz millete dayatanları, koskoca bir ülkenin kaderini bir kişinin sevgisine, nefretine ve kaprislerine indirgeyen bu acayip yönetim anlayışını değiştirmeye geliyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni eşin, dostun, akrabanın, güdümünden çıkartmaya; işinin ehli kadrolarla yönetmeye, aklın ve bilimin ışığında, yükseltmeye geliyoruz.

Sayın Erdoğan, devlet yönetiminde ciddiyetin önemini bilmediği gibi ağzından çıkan sözün de kıymetinin farkında değil. Bu devleti 85 milyon adına temsil ettiğinin şuurunda değil. Saray’a girdiğinden beri ne usul kaldı ne izan kaldı ne de nezaket kaldı. Milletimizi maraba, kendisini de ‘Beştepe Lordu’ olarak gördüğü için, hoşuna gitmeyen her eyleme, her söze, her düşünceye edecek bir hakaret buldu. Açtı ağzını, yumdu gözünü. Tarihinin her döneminde ‘aziz’ olan büyük Türk milletine adeta bir hakaret repertuarını layık gördü. Devlet insanlığının beyaz eldivenini kirlettiği yetmedi, diline de küfrü bulaştırdı.

“EDEBİ DE AHLAKI DA SAYGIYI DA BİR KENARA ATTI. BİRLEŞTİRECEĞİNE NEFRET SAÇTI”

‘Ya bunlar öğrenci mi? Bunlar çürük’ dedi. ‘Ya bunlar gazeteci mi? Bunlar terörist’ dedi. ‘Ya bunlar üretici mi? Bunlar hain’ dedi. Gencinden yaşlısına, kadınından erkeğine, esnafından çiftçisine, öğrencisinden emeklisine herkes, bir gün ‘nankör’ oldu, bir gün ‘şükürsüz’ oldu, bir gün ‘vicdansız’ oldu. Hatta gün geldi, ‘sürtük’ bile oldu. Tüm bu çirkin sözlerinin karşısında hiçbir zaman özür dilemedi. Hiçbir zaman utanmadı, hiçbir zaman sıkılmadı. Hatta yüzü bile kızarmadı. Edebi de ahlakı da saygıyı da bir kenara attı. Birleştireceğine nefret saçtı.

Özellikle milletin teveccühünü kaybettiğini anladığı günden beri de sadece dilini kirletmedi. Gözünü de hırstan kör etti. Kalbini de öfkesinin esiri etti. Vicdanını da kin karasına boyamayı tercih etti. Gencecik yaşta katledilen Özgecan’ımız için, ‘Kendi başına bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya’ diyecek kadar merhametini kaybetti.

‘Çocuklarım aç, yiyecek ekmeğim yok’ diyen insanımızın sözlerini abartılı bularak elinin tersiyle itmeyi tercih etti. Söndüremedikleri yangında telef olan canlara, ‘beyaz et’ dedi geçti. Üstünde şehitlerimizin kanı olan vatan toprağını ‘kupon arazi’ olarak gördü. Doların yeşilini ağacın yeşilinden daha çok sevdi. Rahmetli Süleyman Demirel’in tarifiyle ‘Bozkırı yeşile çevirme kavgasıyla’ hiç işi olmadı. Tam tersine, ‘Yeşili betona çevirme’ kavgasına girişti. İşte o nedenle biz de İYİ Parti iktidarında, ‘Betonu yeşile çevirme kavgasını’ başlatacağız.

“NEREDEN GELDİKLERİNİ UNUTTULAR. İÇİNE DOĞDUKLARI ANADOLU’YU UNUTTULAR”

Nereden geldiklerini unuttular. İçine doğdukları Anadolu’yu unuttular. Saraya kapanınca aziz milletimizi unuttular. Bugün, milletten kopuk bir halde akıllarınca devlet yönetmeye çalışıyorlar. Milletin değerlerinden uzaklaştıkça devletin değerlerinden de uzaklaşıyorlar. İşte o nedenle bugün devlet, devlet olmaktan çıktı ve Sayın Erdoğan’ın şahsi vesayetine mahkum edildi. Hâlbuki devlet, milletin her rengini, her düşüncesini, her kimliğini, tasada ve kıvançta ortaklığını, güzel bir geleceğe olan beklentisini, ortak bir tarihe beraber sahip olma hissini, eşitliğini, güvenliğini ve milli egemenliğini taşır. Hiç kimsenin bu egemenlik üzerinde bir vesayet hakkı yoktur. Çünkü devletin dünü için de bugünü için de yarını için de hakem de hakim de millettir. Demokrasinin temel şartı budur.

“EĞER Kİ DEMOKRASİYE İNANIYORSANIZ MİLLETE DE İNANMAK MECBURİYETİNDESİNİZ”

Eğer ki demokrasiye inanıyorsanız millete de inanmak mecburiyetindesiniz. Eğer ki demokrasiye inanıyorsanız Anadolu’nun ferasetini anlamak mecburiyetindesiniz. Eğer ki demokrasiye inanıyorsanız fazilet sahibi insanlarımızı dinlemek mecburiyetindesiniz. Ama Sayın Erdoğan için demokrasi, en başından beri, işine geldiğinde binip işi bitince indiği bir trenden ibaret oldu. Ve ne zaman ki milletimizin artık ona inanmadığını görmeye başladı, ne zaman ki Anadolu’nun ferasetinin karşısında yenik düşeceğini anlamaya başladı, ne zaman ki fazilet sahibi insanlarımızın gözünden düştüğünü hissetmeye başladı, işte o zaman Sayın Erdoğan için demokrasi treninden inme vakti de gelip çatmış oldu. Kaçınılmaz yenilgisini ötelemek için her geçen gün daha da otoriterleşti.

Önce milletimizi yalanla, tehditle, baskıyla korkutmaya çalıştı. Baktı olmuyor, bu vatanın cesur yürekleri korkmuyor, haksızlık karşısında susmuyor, istibdada boyun eğmiyor, o zaman da bizzat kendisi milletten korkmaya başladı. Nitekim bu korkunun ete kemiğe bürünmüş hâli de Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’dir. Bu ucube sistem, Sayın Erdoğan’ın millet karşısındaki son çırpışının ürünüdür. Biz, bu çırpınışı 2010’da gördük, karşı çıktık. 2017’de gördük, il il, ilçe ilçe dolaşıp ‘hayır’ dedik. Sayın Erdoğan’ı demokrasi kahramanı ilan edenler o günlerde konfeti patlatırken biz; bıkmadan, usanmadan mücadeleye devam ettik. Çünkü biz, hiçbir zaman demokrasiden vazgeçenlerden olmadık. Çünkü biz, hiçbir zaman milletimizin iradesinden kaçanlardan olmadık. Çünkü biz, hiçbir zaman korkaklardan olmadık. Çünkü biz, umulmadık bir zamanda, umulmadık bir yerlerden çıkıp geldik.”